Bizim zamanımızda... Şeklinde başlayan güzelleme cümlelerinizi bu yazıyı okumaya başlamadan önce lütfen katlayıp cebinize koyun.

Bu yazı empati kurma amaçlı kişisel gelişim çeşnili didaktik bir yazı değil. Yeni nesil, eski nesil fark etmez tüm ebeveynler için, yetişkinler için yazılmış toplumsal gerçekçi bir uyandırma, uyarma notu.

Gündemimiz çocuklarımız, gençlerimiz...

Onların geleceği, kaygıları, çabaları önlerine çıkan zorluklar ve farklı etiketlerde ambalajlarda çeldiriciler...

Birkaç dakika durup etrafımıza bakalım. Bugünün çocukları ve gençleri, bizim zamanımızda diye başlayan o nostaljik belki de zorlu hatıralarımızdan bambaşka bir dünyanın içinde nefes alıyor. Onları anlamak yerine sürekli kendi geçmişimizle kıyaslamak, sorunlarını küçümsemekten başka bir işe yaramıyor.

Eğitim dediğimiz süreç, artık bir öğrenme yolculuğu olmaktan çıkıp tam anlamıyla bir dayanıklılık testine dönüştü. Sadece müfredat yükünden bahsetmiyorum. Müfredatın sunuluş ve ölçülüş biçimi baştan aşağı değişti. Yeni nesil adı altında önlerine konan ölçme ve değerlendirme sistemleri, çocuklardan sadece bilgiyi değil; muazzam bir okuma hızını, üst düzey mantık yürütmeyi ve çelik gibi bir psikolojiyi aynı anda talep ediyor. Sayfalar dolusu karmaşık sorularla sınanan 12-13 yaşındaki bir çocuğun omuzundaki yükü kaçımız gerçekten hissedebiliyoruz?

Tam bu noktada önümüze devasa bir çelişki çıkıyor: Bir yanda çocuktan derin bir odaklanma ve yüksek bir okuma anlama becerisi bekleyen sınav sistemi, diğer yanda bu beceriyi kökünden kazıyan dijital dünya. Bildirim sesleri, birkaç saniyelik videolar, ekrandan akan sonsuz içerik bombardımanı...

Bu albenili dünya, çocukların ve gençlerin zihnini öyle bir bölüyor ki; bir kitabın sessiz, sabır isteyen dünyasına girmelerine fırsat bile kalmıyor. Kitap okuma alışkanlığı artık sadece körelen bir durum değil, yeni nesilde hiç kurulamayan bir bağ haline geldi. Odak süresi saniyelere inmiş bir zihinden, sayfalarca süren bir olayı veya mantık dizgesini takip etmesini istiyoruz. Sonra da “Neden okumuyorlar?” diye dövünüyoruz.

Peki, tüm bu zorlu çarklardan geçip yarışı başarıyla tamamlayanlara ne oluyor?

Diploma almak, iyi bir okul bitirmek artık yolun sonu ya da garantisi değil; sadece yeni ve daha acımasız bir mücadelenin başlangıcı. Yıllarca dirsek çürüten, sınav maratonlarında nefessiz kalan gençler, mezun olduklarında yetersizlik hissiyle baş başa bırakılıyor. İş hayatının bitmek bilmeyen beklentileri, ekonomik kaygılar, gelecek belirsizliği ve üstüne eklenen toplumsal baskı... Başarmış olmanın huzurunu bile yaşayamadan, bu kez hayatta kalma ve kendini kabul ettirme yarışına girmek zorunda kalıyorlar.

Görmezden gelemeyiz. Bu çocuklar ve gençler, tarihin belki de en hızlı değişen ve en çok belirsizlik barındıran döneminde büyüyorlar. Onlara vereceğimiz en büyük destek, eski ezberlerimizle ders vermek değil; içinde bulundukları bu ağır gerçekliği ciddiye almak ve yanlarında durabilmektir. Çünkü uyarı sinyalleri çoktan çalmaya başladı.