Fatma Nur Çelik...
Öğretmenimiz, şehit öğretmenimiz...
17 yaşındaki bir saldırganın eliyle şehit olan öğretmenimiz.
Aynı saldırganın bir öğretmeni ve bir öğrenciyi daha yaralaması ile devam eden kriminal vaka.

Olayları, birkaç saldırgan, akli dengesi yerinde olmayan, cahil insanın ürünü olarak tanımlamak artık işin kolaycılığı. Burada, toplumsal bir dönüşümün karanlık bir yansımasıyla karşı karşıyayız. Bu, öğretmenin toplum nezdindeki itibarının sessiz sedasız nasıl erozyona uğradığının, hatta bir itibar çöküşü yaşadığının fotoğrafıdır. Eskiden mahallelinin, esnafın kısık sesle andığı, sözü senettir bilinen öğretmen figürü yerini, giderek daha fazla hedef gösterilebilen, sorumlu tutulabilen, hatta linç edilebilen bir hizmetkâra bıraktı. Otorite boşluğu derler ya, işte öğretmenin otoritesi de bu boşlukta en çok kan kaybedenlerden biri oldu. “Öğretmen" demenin içerdiği saygı, yerini "bana ne karışıyorsun" öfkesine bıraktı.

Peki bu öfke nereden besleniyor? Bu noktada biraz daha derine inmek, şehirlerin çeperlerinde, hızla büyüyen ve kendine has bir kodlar sistemi oluşturan getto kültürüne bakmak gerekiyor. İstanbul'dan Diyarbakır'a, İzmir'den Samsun'a birçok kentin varoşlarında, kırsaldan kopup gelen insanların bir arada yaşadığı, kentle bütünleşmekte zorlanan bu alanlar, aslında kendine özgü bir hayatta kalma kültürü üretiyor. Bu kültürün temel dinamiği ise kaba kuvvet ve güç ilişkisi.

Burada güç, diplomanın, bilginin ya da unvanın değil; fiziksel olarak üstün olmanın, sindirebilmenin, korku salabilmenin adı. Bu kodlarla büyüyen bir çocuk ya da genç için okul, ne yazık ki bambaşka bir yer. Ona göre öğretmen, otoritesini bilgisinden alan bir rehber değil; mahalledeki hiyerarşide ona üstünlük kurmaya çalışan, karşısında durabileceği bir rakip gibidir. Sorun çözme yöntemi, evde, sokakta gördüğü gibidir: en güçlü olan haklıdır ve sorun, en gürültülü, en sert şekilde çözülür. Çocuk, veli olduğunda da bu refleks değişmiyor. Öğretmenle bir anlaşmazlık yaşandığında akla gelen ilk çözüm yolu, gidip haddini bildirmek, yani o güç dilini kullanmak oluyor.

Bu, sadece eğitim sisteminin değil, toplumsal bir travmanın sorunu. Bir yanda itibarı zedelenmiş, otoritesi tartışmalı, neredeyse hizmet sektörü çalışanı muamelesi gören bir öğretmen profili; diğer yanda hayata tutunmak için kas gücünden başka sermayesi olmayan, şiddetin dilini öğrenmiş bir kitle. Bu iki kutup karşılaştığında, yazık ki trajediler yaşanıyor.

Çözüm, sadece cezaları artırmak değil elbette. Ceza, bir yere kadar caydırıcıdır. Ama asıl mesele, bu getto kültürünün dayattığı kaba kuvvetin dilini konuşmayan bir nesil inşa etmek. Bu da öğretmenin yeniden toplumun gözünde o eski müstesna yerine kavuşmasıyla, eğitimin bir kurtuluş yolu olduğu inancının yeniden yeşermesiyle mümkün. Aksi takdirde, her yeni haber, toplumsal dokumuzdaki bu derin yarığı biraz daha açacak, öğretmenler sadece okulda değil, hayatta da yalnızlaşmaya devam edecek.