Geçtiğimiz günlerde Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin katıldığı bir toplantıda, eğitim öğretim programında yer alan kavram değişikliklerine dair ek bir açıklama daha yaptı.

Bakan Tekin müfredatta yer alan "Kurtuluş Savaşı" ifadesinin "Milli Mücadele" şeklinde güncelleneceğini söyleyerek "Neyden Kurtuluyoruz? Ondan önce koskoca Osmanlı İmparatorluğu vardı" açıklamasıyla büyük bir kavram karmaşasının önü açılmış oldu.

Şimdi bizler işin politik yönünü bir kenara bırakarak bu kavram değişikliklerinin kökenini yakın tarihimizden kaynaklarla anlamaya çalışalım.

Milli Eğitim Bakanlığı 2025-2026 Eğitim Öğretim Yılı ile birlikte ders kitaplarında yer alan bazı ifadeleri tarihsel karşılıklarına uygun olarak güncelleme kararı aldı. Bu karar doğrultusunda örneğin Ege Denizi Adalar Denizi'ne, Orta Asya coğrafyası Türkistan olarak ifade edilmeye başlandı.

Bu değişiklikler bizim tarihsel gerçeğimize uygun düşmesi yönüyle oldukça doğru adımlar.

Peki ya bu son tartışmanın tam merkezinde duran o soru: Biz İstiklal Harbi’ne, Milli Mücadeleye, hangi resmi kararla "Kurtuluş Savaşı" dedik?

İşin aslına, yani resmi belgelere ve tarihin kendi canlı akışına baktığımızda karşımıza oldukça yalın bir gerçek çıkıyor: Literatürde "Şu tarihli ve şu sayılı meclis kararıyla bu savaşa Kurtuluş Savaşı adı verilmiştir" diyebileceğimiz bürokratik bir milat ya da kanun maddesi yok. Savaşın tam kalbinde, yani 1919-1922 yılları arasında ne meclis kürsüsünde ne de askeri cephe yazışmalarında tek bir isim hâkimdi. O dönemin resmi ve yaygın adı, tam da bugün yeniden masaya yatırılan Millî Mücadele ya da İstiklal Harbi’ydi. Nitekim o günlerin hatırasını göğsünde taşıyan madalyaya İstiklal Madalyası, bağımsızlığın sembolü olan marşa da İstiklal Marşı dedik. Cephedeki komutanlar ve Anadolu insanı için bu süreç, her şeyden önce topyekûn bir istiklal, yani bağımsızlık davasıydı.

Peki, "Kurtuluş" kelimesi hayatımıza sonradan monte edilmiş yapay bir kavram mı? Kesinlikle hayır. Bu kelimenin ve ruhunun isim babalarından biri, bizzat mücadelenin lideri Mustafa Kemal Atatürk’tür. Büyük Zafer’in hemen ardından, 12 Eylül 1922’de İzmir’den millete yayınladığı tarihi beyannamede açıkça, "Büyük ve soylu Türk milleti! Anadolu'nun kurtuluşu zaferini tebrik ederken..." ifadesini kullanır. Yani ortada bir "kurtuluş" (dönemin diliyle necat ya da halas) gerçeği olduğu, bizzat o zaferi kazanan irade tarafından mühürlenmiştir. Mustafa Kemal, daha sonraları kaleme aldığı ünlü eseri Nutuk'ta da bu vurguyu sık sık yineler.

Zaman geçti, cumhuriyet kuruldu ve o sıcak savaş günleri yerini tarih yazımına bıraktı. İlk ders kitapları basılırken, vatanın işgal zincirlerinden sökülüp alınması gerçeği halkın ve tarihçilerin hafızasında doğal bir adlandırmaya dönüştü ve "Kurtuluş Savaşı" ifadesi literatüre kök saldı. Yani bu isim, yukarıdan inme bir kararnameyle değil, milletin kolektif hafızasında pişe pişe ders kitaplarına girdi.

Bugün dönüp baktığımızda "Milli Mücadele" de "Kurtuluş Savaşı" da birbirini dışlayan ya da birbiriyle kavga eden terimler değil; aksine o devasa destanın farklı cephelerini anlatan, etle tırnak gibi birbirine bağlı iki gerçektir. Tarihi sadece tabelalardan ibaret görmediğimizde, ikisinin de bu topraklara ve bu medeniyete ait olduğunu anlamak zor değil.