banner277

Yıldız Kenter

2 yıl oldu aramızdan ayrılalı… Gün, Yıldız KENTER dostlar… 
11 Ekim 1928’de, İstanbul’da; Ahmet Naci Kenter’den oldu, Olga Cynthia’dan doğdu Yıldız…
Sıra dışı bir Aşk hikâyesinin, 3. ürünüdür Yıldız KENTER...
Tıpkı ablası Güner, ağabeyi Nedim ve kardeşi Müşfik gibi, bir Aşk çocuğudur...
Zorluklar, yokluklar çok'tur; ama yuvaları her daim, Sevgi ve paylaşım doludur. Babası Ahmet Naci Bey, varlıklı bir aileye mensuptur...
Ahmet Naci Bey’i eğitim için, İskoçya’nın Glasgow şehrine gönderir ailesi. Eğitimini tamamlayıp ülkesine dönmeye hazırlanırken; Londra’da katıldığı bir davette, Olga Cynthia ile tanışır. Birbirlerine kısa sürede âşık olurlar...
Olga Cynthia’nın ailesinin, gezginci bir tiyatro kumpanyası vardır. Olga’nın babası genç yaşta ölünce; annesi beraber olduğu erkekle Avustralya’ya kaçar, kızını annesine bırakır...
Anneannesi de, Olga’yı 16 yaşında evlendirir. Ama kocası I. Dünya Savaşı’nda askere alınır ve bir daha geri dönmez. Olga, Ahmet Naci Bey’in evlenme teklifini kabul eder. Ancak yalnız değildir, bir de oğlu Jack vardır...
İstanbul’a dul, çocuklu bir İngiliz gelinle dönen Ahmet Naci Bey’i ailesi hoş karşılamaz. Olga her şeye göğüs gerer, hatta sevdiği adam uğruna kara çarşafa bile girer. Müslüman olur ve Nadide ismini alır. Nüfus cüzdanında doğum yerine Londra değil, Bandırma yazılır...
Görünüşte köklü ve varlıklı bir aileden gelseler de, maddi sıkıntı içinde yaşarlar. Nadide Hanım; İngilizce öğretmeni olarak, evlerde ders vererek aile gelirine katkıda bulunur...
*****


Aile; Soyadı Kanunu çıktığında, "Kent efendisi" anlamına gelen KENTER soyadını alır. Yıldız KENTER, o dönemi şöyle anlatır: 
“Babamın ailesi annemi istemiyor. Bu gâvur karıyı da nereden buldun getirdin? diyor… Hatta Nedim ağabeyim doğunca; babaannem ağabeyimi, “yarısı yavrumun yarısı,  yarısı yılan yavrusu!” diye seviyor…
Babam Ahmet Naci Bey, Lozan’da İsmet İNÖNÜ’nün özel kalem müdürü oluyor. İyi tahsil görmüş, gelecek vaat eden bir genç. Ancak yeni bir kanun çıkıyor: “Hariciyecilerin karısı yabancı olamaz.” 
Bu kanun, bizim hayatımızın dönüm noktası oluyor. Babama, “Resmen boşan, ama birlikte yaşa.” diyorlar. Öyle yapan dışişleri mensupları var. Ama babam bunu; Aşk'ı uğruna memleketini, ailesini terk eden karısına bir hakaret olarak algılıyor. “Hayır efendim” diyor. “Mesleğimden vazgeçerim, ama karımdan vazgeçmem.” İstifa ediyor. Ivır zıvır işler yapmaya başlıyor, gazetelerde tercümanlık filan. Sonra Ankara’da Ziraat Bakanlığı’nda iş buluyor. Ama esas olarak, mesleğinden olunca babamın hayatı kayıyor. Tabii bizim de...
Dede Mehmet Galip Bey ölünce, babaanne Nuriye Hanım İstanbul’daki konağı satar. Ancak Ahmet Naci Bey ve Nadide Hanım’a bu satıştan pay vermez...
Beş çocuklu aile için zor yıllar başlar... “İngiliz gâvur ana, her daim sarhoş bir baba… Ama Sevgi dolu bir aile… Fakirdik ama mutluyduk. Babam, içmediği zamanlarda inanılmaz iyi bir insandı. Müthiş bir centilmen…
Evimiz dağınıktı, annem tertiple düzenle pek ilgilenmezdi. Zaten bütün bu sefaletimize rağmen, evde hep bir yardımcı vardı. Nereden nasıl bulunurdu, onlara para ödenir miydi bilmiyorum. Hepsi de bizim evimizde yatarlardı. Ama ev, zaten yolgeçen hanı gibiydi...
Hastaneden çıkartılmış çok çocuklu bir kadın, sokakta dilenen bir nine, Jack adlı bir İskoç kardeş, zerzevatçı Mösyö Dörö adlı bir kaçak Fransız, bir de üstüne sokak kedileri, köpekleri… 
Garip bir aileydik. Etraftan tuhaf bakarlardı. Sürekli bir macera yaşanırdı evimizde. Diğer babadan en büyük ağabeyim Jack, evin bu haline dayanamadı, 
14 yaşında Türkiye’yi terk etti...
Her şeyin kıymetini çok iyi bildik. Çünkü her şeyimiz çok azdı, çok hesaplıydı. Yine de elinden geldiğince, hiçbir şeyden mahrum etmedi annem bizi. Ders verdi, tercüman olarak çalıştı. Hiç durmadı...
Ama annemin yanı sıra, bir çocuk olarak en fazla mesuliyeti de ben yükleniyordum. Gün oldu komşu evlere bile gittim temizlik yapmak için. İki elin çıkardığı sesi duymaya o zamandan alıştırdılar beni: ‘Öyle temiz yıkıyorsun ki bulaşıkları, bravo! Senden daha iyi tertipleyen yok bu evi, bravo...’ O iki elin çıkardığı sesi duymak benim zaafım oldu. Bana bakılsın, ben sevileyim, ben beğenileyim. Bu bir zaaftır; ama ben bu zaafı, bugün de bir güce dönüştürmeye çalışmaktayım...
Her gelen yeni iş bir imtihan oluyor. Ben hem seviyorum, hem korkuyorum o imtihandan. Ama o ses yok mu, o ses? Beni peşinden sürükleyen çok cazip bir zaaf o. Çocukken de peşinden giderdim, şimdi de gidiyorum...”
*****


Anne İngiliz’dir ama Yıldız'ın konservatuvara girmesine öyle kolay izin vermez. Hatta dayakla bile ikna edilmeye çalışılır. Babası, konservatuara gizlice kaydını yaptırır. 1944 yılında mezun olunca; 8 yıl mecburi hizmet yapmak kaydıyla, Devlet Konservatuvarı’na parasız yatılı olarak kabul edilir...
O yılları şöyle anlatır Yıldız KENTER: 
“11 yaşındayken Ankara Radyosu’nda, Ayşe Abla Çocuk Kulübü’yle başladım. Sonra Halkevi Korosu’na ve temsil koluna girdim. Ortaokulu bitirince konservatuvara girmek istedim. Beni bırakmadılar. Bir yıl lise okudum, fakat çok mutsuzdum. Tiyatrodaydı aklım fikrim. Sonunda babam yardımcı oldu. Sınava girdim, kazandım. Konservatuvar başladı...
Şimdi düşündüğümde; mesleğimi çok küçük yaşta, zaten seçmiş olduğumu ayırt ediyorum… 
Bu arada bana çok yardım eden Agâh ve Neriman HÜN vardı. Onları hiç unutmam. İkisi de öldüler, ikisine de büyük vefa borcum var...
“Konservatuvarla ilgili, Cebeci gibi tutucu bir semtte o kadar çok laf üretiliyordu ki! Aslen İngiliz olan annem,  ‘Kızlarla erkekler aynı yatakhanede yatıyorlar, seni asla göndermem’, ağabeyim Nedim, ‘Gidemezsin, o… mu olacaksın?’ diyerek karşı çıktı konservatuvara girmeme.”
*****


Konservatuvar öğrenciliği sırasında; 1948’de William Shakespeare’in ‘On İkinci Gece’ adlı oyununda, Olivia rolüyle profesyonel oyunculuğa adım atar Yıldız Kenter...
O geceyi de şöyle anlatır: 
“On İkinci Gece’yle sahneye çıkmıştım. Parlak bir öğrenciyken; sahneye çıkınca bir balon gibi şişmiş olduğumu, iğne batar batmaz anladım. Öyle bir söndüm ki, süründüm…
3-4 yıl her şeye yeniden başlamak; her şeyi sahne pratiği içinde anlamak, çözümlemek gerekti. Çok acı çektim o ilk yıllar. Sonra hocam Cüneyt Gökçer’in bana güvenmesiyle, ‘Miras’ adlı bir oyunda oynadım. Ve bir parça ayaklarımın üstünde durmaya başladım. Ondan sonra düşmemek gayem oldu, ama mümkün değil tabii…”
*****


1948’de mezun olur ve Rockefeller bursu kazanarak, Amerika yılları başlar...
O günleri şöyle anlatır Yıldız KENTER:
“Rockefeller bursuyla Amerika’ya gidecektim. Gitmeden önceki akşam, babamla kavga ettik. İçkisi yüzünden. Ve “Birkaç sene yokum. Üç beş arkadaşımı veda yemeğine çağırmak istiyorum. Ne olur bu akşam içmesen baba” dedim. Acayip sinirlendi...
“Cehennemin dibine kadar yolun var. Git, gelmez ol. Gelecek olursan da beni bulma inşallah” dedi. Bu sözler kıymık gibi battı yüreğime. Kavgalı ayrıldık. Ama sonra güzel bir mektup yazdı: 
‘Aklım orada diyorsun, yüreğim buruk. Af diliyorsun sonra da. Anam suratlı kızım! Sen de biliyorsun ki, af dilemesi gereken benim. Diliyorum da nitekim. Ama ne olmuş yani! Bağırdık, çağırdık, attık içimizdeki pisliği, arındık. Bitti...
Hayyam’dan bir dörtlükle kapatıyorum yavrum bu bahsi: 
“Neylesem bu benim iç kavgalarımla.
Pişmanlığım, kendi düşmanlığımla.
Sen bağışlasan da, ben yerim kendimi.
Neylesem bu yüz karam, bu utancımla…”’ 
Ne yazık ki canım babam, bu mektubu yazdıktan sonra öldü... Çok gençti, 61 yaşında. Yanında olamadığım için çok pişmanlık duydum...”
*****


Amerika'dan yurda döner ve 1949 yılında Nihat AKÇAN ile evlenir...
O günleri de şöyle anlatır:
“Konservatuar bitti, evlilik geldi. Şimşek gibi çaktı, parladı, söndü. İkimiz de büyümemiştik daha çünkü. Ama 1952’nin 29 Mart’ında, evliliğin en güzel ödülünü aldım kucağıma. Leyla...
Değerdi be, değerdi her şeye. Değerdi...
Nihat; çok iyi bir insandı, çok zarifti, çok yakışıklıydı. Ama hep çocuk kaldı. Biraz da çapkındı. Zaten benim bir öğrencimle evlendi. Her şeye rağmen kutsarım o evliliğimi. Çünkü kızımız Leyla dünyaya geldi...”
*****


Türkiye'ye döndüğünde; mezun olduğu okula, Devlet Tiyatroları’na hoca olarak atanır. 1959 yılında, Muhsin Ertuğrul’un, haksız yere görevden alınmasını içine sindiremeyerek, kardeşi Müşfik KENTER’le Devlet Tiyatroları’ndan istifa eder...
İstanbul’a geldikleri yıllarda evlerinde kaldıkları Metin AND’la aralarında platonik bir ilişki yaşanır. Bir ara evlenmeyi bile düşünürler; ama evliliğin dostluklarını zedeleyeceğini hissederek, karşılıklı vazgeçerler bu Sevda'dan...
*****


Yıldız KENTER; İstanbul’da 1961 yılında, arkadaşları ile Kent Oyuncuları Topluluğu’nu kurar...
Önce İstanbul’daki Karaca Tiyatrosu ile anlaşır ve 1959-1960 sezonunda, Muhsin Ertuğrul yönetiminde oyunlar sahnelemeye başlarlar. Sonraları Karaca’nın oluşturduğu bir kadroyla; aynı tiyatroda, Birleşik Sanatçılar olarak çalışırlar...
Yıldız KENTER, Müşfik KENTER, Şükran GÜNGÖR, Nevin AKKAYA, Lale ORALOĞLU, Sadri ALIŞIK, Kamran YÜCE, Zihni BORA ve Muhsin ERTUĞRUL topluluğun üyeleridir...
Amerikalı yazar W.Gibson’un 'Salıncakta İki Kişi' adlı eseri, ilk sahnelenen oyundur. Kent Oyuncuları çalışmalarını aynı adla, 1962-1963 döneminden başlayarak; Site Karaca, Dormen Tiyatroları’nda sürdürür...
1968 yılının sonuna doğru ise Harbiye’de yapılan Kenter Tiyatrosu’na geçerler. Aynı yıl Hamlet ile Kenter Tiyatrosu perdelerini açar...
“Müşfik’le İstanbul’a geldik; evimiz de yoktu, paramız da. Metin AND’ın annesiyle babası tatile gitmişlerdi, bize o evi açtılar. Tek kişilik yatakta ben yatıyordum. Müşfik de yerde yatıyordu. İlk oyunumuz 'Salıncakta iki Kişi’yi orada çıkardık...”
*****


1965 yılında Pembe Kadın’daki oyunculuğuyla, Yıldız KENTER adeta efsaneleşir. Tiyatronun biletleri haftalar öncesinden tükenir. Ama oyun sürecinde bir facianın da eşiğinden dönülür...
Sema ÖZCAN, o ânı şöyle anlatır: 
“Oyunun sonunda Pembe Kadın, Kezban’a (yani bana) tüfeği doğrultur ve ateş eder. Provadayız. Yıldız Hoca tüfeği doğrulttu, tetiği çekti! Ve ben; daha öncekilere benzemeyen, korkunç bir ‘Ahh!’ sesi ile yere düştüm. Göğsümün üst tarafından kan akıyor ve müthiş bir acı hissediyorum. Vurulmuşum. Derhal ambulans çağrıldı, hastaneye kaldırıldım...
Yıldız hocam iki elinde yanık vaziyette birer sigara, sedyenin peşinden koşuyor. O sahneyi hiç unutmam...
Neyse saçmalar çıkarıldı, yara sarıldı ve işte gördüğünüz gibi hayattayım...
Sahne gerisindeki teknik sorumlu arkadaş, yanlışlıkla dolu olan tüfeği vermiş. Oyunda sahne arkasında ve önünde aynı anda patlıyor silah. İçerde patlayanda efekt gereği saçma var. Yıldız Hanım’ın silahı ise boş, daha doğrusu ise boş olması lazımdı...”
*****


Ve sonsuza dek uzanacak Şükran GÜNGÖR’lü yıllar…
Yıldız Kenter; sonrasında hayatının Aşk'ı olacak Şükran GÜNGÖR’ü, 1956’da ‘Dünkü Çocuk’ oyununu izlerken tanır, çok etkilenir...
Aslında birbirleri ile pek de iyi anlaşarak başlamaz arkadaşlıkları. Ancak daha sonra birbirlerini tanıyınca, Aşk'tan önce dostluk doğar aralarında...
Bu dostluk hiç tükenmeyen bir hayat arkadaşlığı ve Aşk'la da pekişince, ailelerine rağmen evlenme kararı alırlar...
Aileler karşı çıktığı için; 1965 yılında oynadıkları ‘Pembe Kadın’ oyunundan hemen sonra, herkesten gizli nikâh kıyarlar...
Balayına gitmezler… Nikâhın ertesi günü tekrar sahnededirler...
Yıldız KENTER oyundan geç geldiği zamanlar, Şükran GÜNGÖR O’na küçük notlar bırakır: 
“Sevgili, çok uykum geldi... Ama ben de seni seviyorum bir tanem…”
Yıldız KENTER ve Şükran GÜNGÖR… Bu başlı başına bir Aşk hikâyesidir dostlar…
Birbirlerini çok severler... Öyle severler, öyle severler ki; 2002 yılında, Şükran GÜNGÖR vefat ettiğinde, Yıldız KENTER’in:
“Şimdi de O’nunla beraberim. Ben ölünce bitecek Şükran… Benim için tabii… Bir tek şeyim var; hep söylediğim gibi dokunamıyorsun, sarılamıyorsun!...” diyeceği kadar… Böyle bir sevmek...
*****


Bir yaşam biçimiydi ya O’nun için. Hayatının en büyük Aşk’ı, ‘Tiyatro’ hakkındaki düşünceleri Usta’nın:
“Tiyatro benden ne aldı? Yıllarımı… Helal olsun… 
Tiyatro bana ne verdi? İnsanlar, insanlar, insanlar… Sevinçler, acılar, umutlar, kavgalar, ama ille de barışlar, barışlar…
Yaşam coşkusu verdi bana. Başka ne isteyebilirim? 
Alice Harikalar Diyarı’nda yaşıyorum ben. Her şeye hayretle bakıyorum, şaşkınlığım bir türlü geçmiyor. Her ânı dolu dolu yaşıyorum, algılıyorum...
Bir oyunda sahneye çıktığınızda, inanılmaz başka bir dünyaya gidiyorsunuz. Onlar sayesinde yıldızlara yaklaştığınızı görüyorsunuz. Ben en çok doğaya ve sanata inanıyorum...
Roller arasında hiç ayrım yapmadım. Hepsi bir yerde artık benim aşkım, vazgeçemediğim sevgililerim…
‘Daha daha’ diye hep açgözlülük yaptım. O insanlar cümbüşü, arenası hep belleğimde, gözümün önünde. Anılarımda, kafamda, yüreğimde… 
Yapamadıklarım, her zaman yaptıklarımdan ağır bastı. Hayatım boyunca her zaman, ‘daha mükemmel olabilirdim’ huzursuzluğunu hissettim!...”
*****


2 yıl önce bugün, 17 Kasım 2019'da ayrıldı aramızdan Usta... Üşüten, tir tir titreten; Pazartesi’ye bağlanamayan garip bir Pazar akşamında, İstanbul’da…
Dile kolay! 70 yıllık meslek hayatında tiyatro ve sinema oyunculuğunun yanı sıra; yarım asra yakın konservatuvar hocalığı yapan, tiyatro dünyasının efsane oyuncusu Yıldız KENTER öldü bugün...
Merak ettiğim bir şey var: Bu kadar topluma mâl olmuş, hep yüreklere sıcacık - yumuşacık dokunmuş yüreği güzel insanlar, öldüklerinde; bulutlara mı yakın, sonsuzluğa mı yakın yaşarlar...
Gözümü kapattığım - daldığım yerdesin Yıldız KENTER...
Huzurla uyu... Minnet ve saygıyla...

YORUM EKLE
YORUMLAR
Can bayrak
Can bayrak - 2 hafta Önce

Muhteşem bir yazı. Kaleminize sağlık.

Yaldız
Yaldız - 2 hafta Önce

Emegine saglık dostum

banner276