Efenim, girsek bir zaman makinesine, gitsek bin 900'lü yıllara, şöyle çocukluğumuza hani, görsek birini bizim yaşta, başlasak konuşmaya; dese ki:
"Sene 2023... Ramazan bayramı…" 

Sanki bir şey var gibi, “ Vayy be!” derdik. “Hemen gidelim, uzay çağı…”

Biz büyüdük de kirlendi mi dünya, yoksa biz kirlendik ve kirlendi mi aynı zamanda; bilemem?

Şu anki çocukların her şeye rağmen ‘bayram sevinci’ni minicik yüreklerinde yaşayıp yaşa(ya)madığını da bilemem...

Bildiğim: Şimdilerde; yokluktan, yoksunluktan, savaştan ve acıdan başka bir şey yok yüreğimizde. Müsaadenizle; filmi şöyle 40 – 45 yıl geriye sarıp, ‘Eski Türkiye’yi ve eski Türkiye’deki arife gününden bayrama geçerken yaşadıklarımızı anlatasım var biraz...

Oruç da bitti. Kahvaltı yapmayı özlemiş ve şimdiye kadar yapmışsınızdır da muhtemelen. Çaylarınızı, kahvelerinizi de alın gelin dostlar, arife ve bayram gününden size anlatacaklarım var. Buyurun beklerim; yeriniz ayrıldı, gönül hanemin en güzel yerinden...

*****

Masal kadar uzak ya o günler, biz masala başlar gibi başlayalım: Eskidendi çoook eskiden… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellal, pireler berber iken… Ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken… Hop dedim; dedemi uçurdum, uçurdum da kafasından aşırdım. Ay dedim, vay dedim; koştum peşinden yetiştim. Yetiştim de, ne göreyim? Dedem ağaç altında, mor bir bebek kolunda. Bebek dile gelmiş, görün bakın neler demiş?

Son iftara evrilirken zaman; dile kolay, babamın 75 yıldır iğneyle kuyu kazdığı terzi dükkânımızdan yavaş yavaş ayrılma zamanı. An, arife günü akşam vakti...

Yollamadı babam, pide kuyruğuna girmedim bugün. Son iftar ya, pidesi içinde Tire kuyu kebabı yeme zamanı…

Gün boyu tatlı bir telaşla, terzi dükkânımızda babama yardım ettim. Hazır pantolon alanlara paça yaptım. Gömlek, pantolon ütüledim. Düğme diktim. Diktiğimiz giysileri paketledim. Büyüklerimle sohbet ettim. Çocuk yüreğimle, rızkımızı çıkardığımız dükkânımızda çalıştım, didindim…

Bir ara annem; ablam ve kardeşimle geldi çarşıya. Babamdan para aldı. Bayramlıklarımız alındı. Kokulu saman kâğıtlarına sarıldı. Üst üste yığıldı da aldılar paketleri gittiler eve, arkalarından el salladım - güle güle…

Biz babamlayız hâlâ. Yapılacak işler var. Hâlâ alınacaklar...

Kepenkleri indirdik. Bütün esnafa: “Allaha ısmarladık”lar söylendi, “İyi bayramlar” dilendi…

Önce pastaneye, çocukluk arkadaşım Mutlu’ya. Sipariş verdiğimiz tatlıyı almaya. Annemin deyimiyle, “Sanki evde tatlı yapılmamış gibi. Sanki kıtlıktan çıkar gibi…” Allah başımızdan eksik etmesin babam bizi hep bollukta büyüttü dostlar, hep böyle davrandı…

Pastaneden 1 tepsi tatlı alındı ya, annemin yaptığı 2 tepsi tatlının yanına konulacak. Bayramda misafirlere verilecek bol bol. Yenilecek, içilecek, tebessüm ve iyi niyetlerle dolu bayramlaşılacak...

“Çocuklar yesin... Bırak…” Hâlâ duyuyoruz ya, kardeşlerimle ömrümüz boyunca duyduk bu cümleleri. Çok şükür! Hem bol, hem bereketli…

Oradan kuyu kebapçıya geçilecek. İlla ki her arife akşamı iftar yemeğimiz: Birer tas çorba… Mis gibi, sıcacık pide arası kuyu kebabı…

Tak tak kebabı da derler bizim orada. Lokum gibi pişmiş eti, satırla parçalarken çıkan ses gibi: Tak Tak…

Oradan herkese selâm vererek, 1 gün önceden bayramlaşarak, bazılarına takılarak – bazılarına hâl hatır sorarak, ayaküstü kısa kısa spot sohbetlerle yürüyerek eve…

O yürüyüşün bitmesini istemezsin. Keyiflendikçe keyiflenir, uzadıkça uzar...

Eve “Hoş geldin”lerle girilir. İlla ki, illa ki; aynanın karşısında, bayramlıklar birer kere daha denenir…

Akşam;  bayram banyosu şööööyle, tertemiz. Geçilir tertemiz nevresimleriyle, beyaz sabun kokulu yatağa. Hemen uyunur mu sandınız? Başucumuzda bayramlıklarımız…

Yarım uyku öncesi, yarının hayâlleri kurulur. Birer bardak ılık süt üstüne, dilimizde ve yüreğimizde dua... 

Dedim ya: Yanında hayâller, düşler bedava… 

Doğan güneş, bayram...

İlla ki; bayram namazı, kabristan ziyareti, büyüklerin ellerini öpme, harçlık biriktirme...

İla ki; coşku, Sevgi,  görgü, anane…

Sahi dostlar; çocukluğum(uz)dan, hatırlar mısınız?