Dil, insanlar arasında iletişim yoluyla bağ kurmaya ve böylelikle duygu ve düşüncelerimizi ifade etmeye, fikir ve değer üretmeye, hayatı sürdürmeye yarayan, varoluşumuz için olmazsa olmaz nitelikte bir araçtır.

Şurası bir gerçektir ki dil, yani iletişim olmadan varoluş eksik, dahası anlamsız olurdu. Dil ve dillerin omurgası olarak kabul ettiğimiz kavramlar olmadan eşyaya nasıl isim verebilir, tanıma ve tanımlamayı ve anlamlandırmayı nasıl yapabilirdik ki? Dillerin olmadığını farzedin; bugünkü insan, aile, toplum ve devletler ile ilişkiler nasıl mümkün olabilirdi? Dilin olmaması insan varlığını anlamsız kılmaz mı?

        Felsefe literatürüne baktığımızda dillerin kökenine dair muhtelif yaklaşımların olduğunu  görüyoruz. İlk insanların iletişime duydukları ihtiyaç sebebiyle resim yaparak başladıkları, daha sonra zamanla semboller (alfabe) ve onları karşılayacak sesler oluşturarak bu noktaya gelindiğini savunanlar olduğu gibi dillerin kökeninin bilinmediğini belirten yaklaşımlar da vardır. Söz gelimi Bertrand Russell bu görüşü savunur. Alman filozof Martin Heidegger ise dil için, “Dil Varlık’ın evidir.” diyor.

     Düşünce üretirken, pergel misâli bir ayağımızı mutlak Hakikat olarak kabul ettiğimiz değerlerimiz üzerine sabitleyerek yola çıkmamız, tabiatıyla dilin kökeni konusundaki yaklaşımımızı da klasik felsefede kabul edildiğinden farklı kılıyor. 
Dilimizin damağımıza, dişimize, dudaklarımızın birbirine ve dişlerimize çarparak nefes ile âhenk halinde ağzımızdan çıkması, yani dili oluşturmak ve konuşmak insan eliyle icadı mümkün olmayan bir şeydir. Kaldı ki yeryüzünde bugüne kadar konuşulmuş yüzlerce dil söz konusu. Yapay dillerin varlığını gösterip aksini iddia edenler için şunu söyleyebiliriz. Yapay diller bugün hangi millet tarafından konuşuluyor? Varlığından kim haberdar? Kaç kişiye ulaşmış ve benimsenmiştir?

Kur’an’da Dil:

İslamiyetin ana kaynağı olan  Kur’an’ın bir çok ayetinde insanları düşünmeye sevk edecek fenomenlere işaret edildiğini görüyoruz. Söz gelimi; güneş, ay, gece gündüzün dönüşümü, şimşek çakması, yağmurun yağması sonucu bitkilerin oluşumu, insanların renk ve simâlarının farklı oluşu v.s. Bu ifadelerin geçtiği bölümler çoğu kez şu ifadeyle son bulur: “(Bunlar) Allah’ın varlığının delilidir.” 
Bu ifadeyi mantıksal açıdan irdelediğimizde, Allah’ın kendi varlığına delil kıldığı herhangi bir gerçekliğin insan eliyle gerçekleştirilmesinin mümkün olmadığı sonucuna varırız. 
O halde aynı durum konuştuğumuz diller için de geçerli değil midir?


    Dil konusuna ışık tutacak iki ayet ile bitirebiliriz: 
•••“O Rahman. İnsanı yarattı, ... ve ona konuşmayı öğretti.”
Rahman/1 ve 3. Ayetler

•••“Konuştuğunuz dillerin  farklı farklı oluşu Allah’ın varlığının delillerindendir.” Romalılar/22. Ayet


Saygı ve hürmetlerimle…

Not: Benim felsefesini yapmaya çalıştığım bir konuda ayetlere de yer vermem, felsefe okumuşlara yahut felsefe hakkında, ‘Felsefe dinsizliktir.’  şeklinde duyumu olanlara garip gelebilir. Unutmamalı; felsefe ideoloji değildir, devrim harekatı da değildir, dine alternatif bir yaşam düzeni ya da dine karşıtlığı olan bir disiplin hiç değildir. Felsefe, somut-soyut her şeye eleştirel bakış açısıyla yaklaşarak, kılı kırk yararcasına inceleyip doğru olana ulaşma çabası olarak tanımlayabileceğimiz düşünme tarzıdır. Bir benzetmeyle yaklaşırsak; felsefe yapmak, şahinin gözlerine göz dikmektir.